edebiyat
şiir
öykü
deneme
eleştiri
mektup
günlük
alıntı

düşünce
felsefe
yorum

sanat
tiyatro
sinema
müzik

karalama defteri
kitap tanıtım
kamburun kadar konuş

yazar: belkıs

Kamburun Kadar Konuş

Kamburum çıkana kadar yazı yazmalıyım…
Kamburum çıkana kadar…
Notredame’ ın kamburu gibi, bir kambur. İnsanlar korkmalı, kaçmalı,ürkmeli benden.. Hatta tiksinmeli. Ayıplamalılar, parmaklarıyla arkamdan işaret edip, laf söz etmeliler.
****
- İşte bu var ya! Bu kambur.
- Haa haa haa aa!
Evet! Var o kambur. Önceleri size ne? diyesim gelse de… Var o kambur. Hem size ne! Der isem, ne olacak? Siz ene’de.
Kamburumu taşıyalı çok oldu. Alıştım artık. Eğrildi omuriliğim. Yükünü fazlasıyla hak ederek soluk alıp verdim. İki canlılığı bilmem? İki yüklülüğü bilirim ama… İki yüklülük! Biri kambur, diğeri kambura ilişen gözler… Kamburumun yükünü attım sırtıma. Nereye istersem gelir... Gelir de, ilişen gözlerin yükü, çektikçe kuyruğunda çapa varmışçasına anid! Kımıldamaz mıh gibi.
Yuhalanmaya, tükürülmeye, beni görünce cüzamlıymışım gibi yanımdan kaçanlara alıştım ben. Hatta ilkin olduğu gibi değil, onlara bakışım. İlkin de öylemiydi ya! Çekilip kuytulara ağlayasım gelirdi. (Tamam tamam! Ağladığım çok oldu).
Onlara bakışım ilkin deki gibi değil! Öyle ki, artık ben de acıyorum onlara… Ama onlar gibi tiksinerek değil, sadece acıyarak…
Kamburumdan ötürü ayrı bir sınıfa tabi oldum. Tek kişilik! Sadece ben vardım sınıfta, bir de onların gözlerindeki
Kambur!
Çirkindim… Çirkindim ya! Dökünür iken ılık suları üzerime, ipil ipil iniyordu sırtımdan aşağı. Belki de bir şelale gibiydi. Ve ben en mahrem sularla, kendimi kamburluğumdan arındırıyordum. Ta ki küçük bir çocuğun beni görüp, gözyaşlarına boğulmasına kadar, temiz kalıyordum.
Bazen kendimi, kamburlu ben’i cendereye sürükleyen, zihin hastalığı virüslerine karşı, koruma kalkanı icat ederken buluyordum. Hâlbuki sırtımdakini biraz daha kabartmaya yarıyormuş mucitliğim. İğnenin deliğinden geçirmek için yarış edenler var. “Haydi, geç bu kambur halinle” diyenler!
Ben gayet rahatım. Çünkü iğne deliğinden geçmek gibi bir derdim yok! Aslında…
Onlar önce, iğneyi kendi tenlerine batırsınlar! Sonra çıksınlar karşıma!
Koca bir şehrin en işlek meydanında dolaşmaya, sırtımda ki küfeler de elma satıp, çerçi’lerden ısıtan giysi almaya kadar vardırdım işi. Aynaları yüzüme doğrultup sırıtanlara, dişlerini nasıl da sararmış vaziyette, gördüğümü söyleyemedim! Söylemek işime gelmedi. Komik bulduğumu söyleyebilirim tüm yaşadıklarımı. Artık ben de alay etmesini öğreniyordum… Tek farkım, onlar cümleten gülüyordu… Ben içimden. En son yine çerçiden lüzumsuz bir tarak aldım. Lüzumsuzluğu saçımın olmayışından değil! Kamburumun büyük ve heybetli oluşundandı. Bakanın bir daha bakacağı türden!
Kamburu olanlar ve yahut kambursuz.
Tarafgir olmak için değildi, bütün bu meseller.
Anlayan anladığıyla kalsın.

{olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu}


giriş


şifremi unuttum
üye ol

yazarlar
derbeder71
Bedia belkıs Balcılar
mustafanazif
Ahmet cora
mustafa sarıkurt
  bütün yazarlar ...

başka alemler
sair zamanlar
selçuk küpçük
ten kafesi
alıntılar defteri
cemaat
dünya bizim