yazar: adem dönmez
Size hiç kimsenin bilmediği bir sırrımı söyleyeyim mi?
iyi bir sır tutucu musunuz?
Eminim ki öylesiniz.
Ben her zaman, iyi sır tutucularla dostluklar kurdum. Hayatımın her döneminde farklı simalar yanımdaydı, ama inanın her biri sözlerimin binde birine değer vermedi. Kiminin adını hala daha hatırlarım, kimininkini de unuttum gitti. Hayatımı iki evreye ayırıyorum ve size en büyük sırrımı yani hayatımı ikiye ayıran olayı anlatacağım. Biliyorum birçoğunuz inanmayacak, bazılarınız da dalga geçecek benimle. Olsun.
Önceden farklıydım ben, akşamları erken yatar, okuluna gider, hocalarının verdiği ödevi eksiksiz yapar ve dostluk kurduğum insanlara sınırlama koymazdım. İlkokulun ilk gününde bütün defterleri kaplanmış, tüm malzemeleri eksiksiz alınmış olarak okula gittim. Öğretmenimin dikkatini ilk günden çekmiştim ve sınıf başkanı olmuştum. Daha sonra okul bando takımının majörü, bilgi yarışmasına katılacak ekibin başkanı ve öğrenci birliği baş üyesi oldum. Yaşıtlarımdan bir gömlek büyük görünmek hoşuma gidiyor, ruhumu okşuyordu. Öğretmenimizin çalışkanlığımı ve efendiliğimi sınıfın içinde yüksek sesle söylemesi o günlerde duymaktan çok zevk aldığım övgülerden biriydi. Sonra lise başladı. Lisede ilk olarak, yine sınıf başkanı oldum ve ardından sırayla geldi tüm önemli görevler. Okul müdüründen onur belgesi aldığım gün bütün okul beni alkışlamıştı, ama artık bu alkışlara iyice alışmıştım. Ve. Nasıl söylenir bilmem, siz hiç böyle bir duyguyu yaşadınız mı, bu alkışlar beni tatmin etmez olmuştu.
O dönemlerde nefsime hoş gelen, hayatın çok önemli olduğunu vurgulayan kitaplara da iyice merak salmıştım ve o kitaplar zaten gururlu olan nefsime can katmış beni yükselttikçe yükseltmişti. Kendimi dünyanın merkezine koymuştum ve bütün olaylar benim çevremde gerçekleşiyordu. Dünyayı kurtaran adam gibiydim hani. Konuşurken önce öksürür sonra ne kadar bilgili olduğumu belli etme adına anlaşılmaz bir söz söyler ve ardından sözlükte dahi anlamlarına rastlanmayan kelimelerle derme çatma cümleler kurardım.
O dönemde çevremde çok kız olurdu. Ben hiç birine yüz vermezdim. Bırakın yanıma yaklaşmayı, selam vermeyi dahi şeref saydıklarını düşünürdüm. Çözemedikleri soruları mırın kırın ederek bana getirdiklerinde ne kadar da aptalsınız der gibi kafalarına vura vura şipşak soruyu çözüverirdim.
Üniversite sınavından aldığım puanı görünce şok oldum. İnanamadım. Ben o kadar düşük puan alamazdım. Evet. Türkiye üçüncüsü olmuştum. Beni iki kişi geçmişti. İki kişinin ardında kalmıştım. Bu olamazdı. Resimlerim tüm duvarları doldururken televizyon kanalları benimle mülakat yapmak istiyorlardı. Çıktım. Konuştum. İki kişinin ardında kalmanın beni ne kadar üzdüğünü belirttim ve “Bir daha bu hatayı tekrarlamayacağım” dedim. Sonrasında bütün özel üniversiteler ve devlet üniversitelerinden davet mektupları aldım. Bir çoğuna bakmadan çöpe attım ve Bilkent Üniversitesi’ni seçtim. Orada okumamın oraya fayda sağlayacağını düşünüyordum.
İşte anlattığım gibi, hayatımın ilk evresinin nasıl olduğunu pek iyi anladınız. Bir sürü insan vardı çevremde ve her birinin sıkı arkadaşım olduğunu düşünüyordum. Onlarla gırgır şamata ediyor ama hiçbir zaman efeliği de bırakmıyordum. Toplumun içinde değerli bir birey olmuştum, konuştuğum zaman dinleniyor, hayatım bir plan program çerçevesinde ilerliyordu. Boş geçirecek bir dakikam dahi yoktu.
Bir sabah erkenden kalktım, sıradan bir gün başlıyordu. Önce banyoya girdim, ellerimi yüzümü yıkadım. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Aynanın karşısına geçtim ve yüzüme baktım. “ Bugün önemli işler yapacaksın,” dedim kendi kendime. Okuduğum kişisel gelişim kitapları her sabah bu şekilde ayna karşımda kendimi motive etmemi söylüyordu ve bende yapıyordum. Mutfağa girdim, buzdolabını açıp süt kutusunu elime aldım. Çekmecelerin üçüncü gözünden de ballı mısır gevreğini aldım. Büyükçe bir tabağa önce mısır gevreğini boşalttım, ardından sütü ve salona gidip koltuğun yanına bıraktım. Her sabah gazetem kapıya gelirdi ve ben, güne başlamadan önce mısır gevreği ile kahvaltımı yaparken gazete okumayı çok severdim. İlk önce manşetleri okurdum. Üçüncü sayfa haberlerine hiç bakmazdım, aynı şekilde en arkadaki spor haberleri de dikkatimi çekmezdi. Orta sayfalardaki dünya gündemi ve takip ettiğim önemli yazarların neler dediklerini dikkatlice okurdum. Ben birkaç köşe yazarını her gün mutlaka takip ederim, hatta iki tanesi için iki ayrı gazete alıyorum eve. Gazetelerin birine hiç bakmıyorum bile sadece takip ettiğim yazarı okuyup atıyorum.
Gazeteyi masanın üzerine tamamen açıp mısır gevrekli süt tabağımı da kucağıma alarak sabahın erken saatlerini geçirdikten sonra diğer insanların uyanma saatleri gelip mahmur gözlerle etrafı izlerken, ben evimin kapısını açıp ayakkabılarımı ayağıma geçirmiş oluyorum. Sabahları geç kalan insanlardan nefret ederim. İnsan biraz sorumluluk sahibi olmalı, modern dünya hayatında sorumluluk sahibi olmayan insanlara yer yok. Çoğu zaman kullandığım bir terim var, yaptığı işlerde en iyi olamayan, başarısızlıklar içinde boğuşan veya başkalarından medet uman insanlar için; “asalak”. Evet, benim gözümde başarısız olan insanlar toplumun üzerinde bir leke gibi bekleyen, kambur oluşturan asalaklardır ve günü geldiğinde temizleneceklerdir.
Okuldaki ilk dersimde en önde oturarak hocayı pür dikkat dinledim. Verdiği araştırma konularını not defterime kayıt ettim ve ders çıkışı hemencecik bilgisayar kütüphanesine gidip araştırdım. Öğle yemeği için yirmi beş dakika ayırdım kendime ve öğleden sonra çalışma grubumdaki dostlarımla birlikte çalışmak için okuma odasına doğru yürümeye başladım. Çalışma grubumda üç kişiyiz. Ben grup başkanıyım, Devrim ve Mine’de grup arkadaşlarım. Biz çalışma grubumuzu bir insan bedeni gibi düşünüp parçalara ayırdık. Bu sayede bir araştırma yaparken veya bir konuyu sunarken zorluk yaşamıyoruz. Ben bedenin beyni görevini üstlendim. Mine gurubumuzun kolları ve gövdesi, yazı işlerini ve tertip düzeni o ayarlıyor. Hazırladığımız sunumlara son halini o kazandırıyor. Devrim’de grubumuzun bacakları, farklı yerlerdeki araştırmaları yapıyor ve grup içindeki iletişimi kontrol ediyor. Biz haftada bir defa mutlaka toplanıyoruz ve istişare yapıyoruz, bir haftalık planımızı oluşturuyoruz. Okulda bizim kadar düzenli çalışan bir başka grubun olmadığını bütün hocalarımız belirtiyor ve bizden övünçle bahsediyorlar.
Okuma odasına doğru yürüyordum. Toplanma saatimize yirmi dakika vardı. Mine ve Devrim gelinceye kadar biraz okuma yaparım diye düşünüyordum ki kantinin önünden geçerken onları gördüm. Sırtları bana dönüktü. Sessizce yaklaşıyordum. Konuşmaları kulağıma geliyordu.
“ Sıkıldım bu gereksiz adamdan,” dedi Devrim.
“ Al benden de o kadar,” diye üstüne ekledi Mine, elindeki çaydan bir yudum aldı. Kolundan aşağı düşmekte olan çantasını düzeltti.
“ Bir insan ancak bu kadar gereksiz olabilir,” diye tekrarladı Devrim, “Kendini veliaht falan sanıyor herhalde, yağmur dahi yağmak için bundan izin alıyor sanki öyle tavırları var ki bazen gözünün üstüne yumruğu çakmamak için kendimi zor tutuyorum.”
“ Neyse, neyse boş ver” dedi Mine, “ Dönem bitinceye kadar katlanacağız”, sesi biraz alçaldı “Bu kendini beğenmiş geri zekâlıya”
Duyduklarıma inanmak istemedim. Bu ikisi nasıl olur da benim hakkımda bu şekilde konuşabilirlerdi. Oysa dönem başında beraber grup yapalım mı diye sormak için gelmemiş miydi bu kız ve benim bütün tereddütlerime cevap vermemiş miydi? Ya Devrim’e ne demeli, okula başladığımız günden bu yana benim hep yanımda değil miydi? Beceremediği işleri gelip bana sormuyor muydu? Şimdi neden bu şekilde davranmıştı?
Sırtımı döndüm ve gittim. Hayatımda ilk defa başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Dik bir yokuştan aşağı yuvarlanmıştım. Ne yapacağımı bilemedim. O gün toplantıya katılmamayı düşündüm ama gururum izin vermedi.
“ Aaa” dedi, beni uzaktan gören Mine, “ Yüzün bembeyaz görünüyor hasta mısın?”
“ Yok” dedim yutkunarak, “ İyiyim.”
“ Nasılsın abi” dedi Devrim.
“İyidir, seni sormalı. Neler yaptın görmeyeli.”
“konuştuklarımızı halletmeye çalıştım ama bir konuda yeterli bilgiye ulaşamadım.”
Mine gülümsedi, “Hallederiz” dedi. Birlikte okuma odasına girdik. Benim aklım duyduklarımdaydı ve şu konuştuklarımızla duyduklarım arasındaki farkı bulmaya çalışıyordum.
“Abi sen gerçekten kötü görünüyorsun” dedi Devrim. “Seni hiç böyle solgun görmemiştim”
Konuşmadım. Biraz önce arkamdan konuşanlar sanki onlar değilmiş de başkalarıymış gibi şimdi benim için endişeleniyorlardı. Korktum. İki yüzlülük kelimesinin gerçek manasını hayatımda ilk defa yaşayarak öğreniyordum. Konuşmanın ve üzerlerine daha fazla gitmenin bir anlamı olmadığını düşündüm ama son bir şey de söylemek istiyordum.
“ Arkadaşlar” dedim, “ Benim hakkımdaki gerçek düşünceleriniz nedir?”
“Bu nasıl soru ki” dedi Mine, “ Sen en zekimizsin.”
“ Çok doğru” diyerek tasdik etti Devran.
“ Peki” dedim ve gerçekten kendimi kötü hissettiğimi söyleyerek ayrılmak istedim. Beni tasdik ettiler. Yanlarından ayrıldım. Biliyordum ki hakkımda konuşacaklardı.
O gün eve çok geç saatlerde gittim. Deniz kenarındaki bir banka oturup hayatımı düşündüm. Şimdiye kadar neler yaptığımı, neleri önemsediğimi ve gerçekleri teker teker inceledim. Çocukluğumu, ilk gençliğimi ve üniversite yıllarımı sırasıyla geçtikten sonra günümüze geldiğimde bu noktaya ulaşacağımı hiç tahmin edememişim. Meğerki yanılmışım.
İşte. O günün sonrasında hayatımın ikinci evresi başladı. Önce yaptığım hataları tespit ettim ve insanların hakkımda neler düşündüklerini öğrendim, telefonumu bir ay sonra denize attım. Yeni bir kişilik oluşturmak için yeniden okuma yazmayı öğrenmeliydim, bu yüzden de sahafları dolaştım ve adını bilmediğim bir sürü kitap aldım. Uykusuz geçirdiğim gecelerin sonunda öyle bir kitap, daha doğrusu adam keşfettim ki, yazdıklarının hepsi benlik duvarlarımın her bir köşesine çarparak ilerledi ve ne olduğumu sonunda anladım. Bir hiçtim, hiçlikten sonsuzluğa yolculuk yapıyordum…
Etrafımda kimsenin kalmadığını görmek için fazla beklememe gerek kalmadı. Odamın bir köşesine yığdığım eski sahaf kitaplarını gün ağarıncaya kadar okumaya çalışıyordum ve güneş doğduktan sonra uyuyordum. Evden hiç çıkmıyordum…
Gökyüzünde dolunay vardı, evin terasından gecenin karanlığını ve ışık süzmesi halinde ilerleyen arabaları izliyordum. Dakikalarca ayakta bekledim. Gece benimle konuşuyordu. Rüzgarın çığlıkları duyuluyordu. Ben sessiz kaldım.
Kafamı göğe doğru kaldırdım. Dolunay gözümü aldı, bembeyazdı, yusyuvarlaktı. Hayatımda ilk defa; “Rabbim” diye seslendim. “Ne kadar aciz ve zavallıymışım… Yıllardır çabaladım kürek çektim ve bu noktaya geldim. Yaşamamın bir anlamı var mı?”
Sustum. Devasa yıldızları gökte bir fener gibi görüyordum. İçlerinden bir tanesi sanki gittikçe bana yaklaşıyor gibiydi. Diğerlerinin yanında sönüktü ama giderek bana yaklaşıyordu.
Yorulmuştum. Arkamı döndüm ve kapıya doğru yürümeye başladım ki omzumda hissettiğim sıcaklık ve koku ile kafamı çevirdim.
Kar beyaz bir güvercin. Gecenin bu saatinde evimin terasında beni bulmuştu. Elimi uzattım, kaçmadı. Ne kadar narindi. Ne kadar güzeldi. Ayağına bağlanmış bir kâğıt parçası vardı.
*
/hani, bir söyleyebilsem ve bitse bütün çileler…/
Bu dükkân ve ocakta kaynayan çaydanlık içindeki su, hayatımın anlamıdır. Kendimi bildim bileli buradayım. Dükkânın önündeki Arnavut kaldırımı yokuşun sonuna kadar tanınırım. Günün belirli saatlerinde kapıp dolu bardakları bütün çarşı ahalisini dolaşırım. Kimi gülümser sadece, kimi teşekkür eder. Bir iki kelam laf ederiz ama devamı gelmez. Bardaklar boşalır yenilerini götürürüm. Dedim ya en başında hayatım bu çayhane ve ocakta kaynayan çaydanlıktan ibaret…
Babamı 10 yaşlarımda iken kaybettim. Bu dükkân ondan kalma. Annem iyi bir terzidir. Mahalledeki bütün kadınların elbiselerini dikmekle kalmaz, sökük yırtık her ne varsa diker düzeltir ve yeni elbiseler yapar. Çok severler annemi çok.
Birde, babam öldüğünde dört yaşında olan bir kız kardeşim var. Nazlı Nur, babamın bir tanesiydi. Aradan geçen yedi yılsonunda, babamın anılarının üstü toprakla kaplandığından beri Nazlı masumlaştı, unutamadı. Şimdilerde annemin yanında çıraklık yapıyor. Okutamadım.
Babam okumamı çok istemişti. Onun ölümüne kadar beni bu dükkâna sokmamıştır. “okumalısın” derdi bana ve özel hocalar tutardı, medreseye gönderirdi. İlk hatmemi yaptığım gün yüzünde gördüğüm tebessümü başka hiçbir zaman göremedim. Rahmetli, ulema arasında çok sevilirdi. “Benim babam savaştan dönmemiş, o yüzden okuyamadım ve çalıştım. Anneme kardeşlerime baktım.” Derdi, ve “Sen okumalısın evlat, okuyup büyük adam olmalısın.” Diye öğütlerdi fakat yapamadım. Onu kaybettikten sonra çalışıp aileme bakmak zorunda kaldım. Kaderimiz birbirimize ne kadar çok benziyormuş.
Çay demlemek çok zor bir iştir. Müşterilerin hepsinin damak tadı farklıdır. Kiminin beğendiğini kimi beğenmez. Dikkatli olmalısınız. Her sabah çarşıda en erken ben açarım dükkânı ve diğer esnaf gelmeden çay ocağının altını yakarım. Karşı dükkanın sahibi, ayakkabıcı Ahmet amcaya sunarım ilk bardağı ve ilk yudumu aldığında; “Ellerin dert görmesin evlat” demesini beklerim. Sonra diğer esnafları gezerim.
Sabah çaylarını dağıttıktan sonra öğleye kadar dükkânıma gelen birkaç yolcu ile otururum ve kitap okurum. Bazı zamanlarda medreseden arkadaşlarım gelir, sohbet ederiz. Birbirimize şiirler okuruz. Çok güzel olur.
O gün öğle vakitlerinde dükkânıma yaşlı bir seyyah geldi. Selam verip içeri girdikten sonra;
“Sultan Süleyman ölmüş diyorlar! Bilir misin?”
“bilmem.” Dedim, ekledim; “ Oyundur, yalandır.”
“Değildir evlat, sultan ölmüştür…” dedi seyyah ve yarı konuşur bir halde “inna lillah…” dedi.
Çaydanlıktan bir bardak çay doldurdum ve seyyahın yanına gittim. Yüzüne baktığımda gördüğüm çizgiler, ömrünün çetrefillerini anlatıyordu.
“ Çok mu çirkin göründüm, sana.” Dedi.
“ Yok” dedim hızlıca. “yüzündeki çizgiler…”
“Yüzümdeki çizgiler” dedi ve çayından bir yudum aldı. “ Ellerin dert görmesin evlat” diye sözünü bitirdi.
“ Sağ ol” dedim.
Daha sonra hiç konuşmadı. Heybesinden bir defter çıkardı, birde kalem ve yazdı. Gün boyunca bir şeyler yazdı. Çok merak ettim ama bir şeyde soramadım.
Yazmak ne garip şeydir. Okuduğum kitapları yazan insanları çok merak etmişimdir.
“Yazmak için çok şeyler görüp, çile çekmişlerdir” diye düşünürdüm. Şu seyyahı da görünce anladım, yüzündeki çizgiler neler görüp neler yaşadığını çok iyi gösteriyordu. Selam vererek oturduğu yerden kalktı ve gitti…
**
Kâğıt parçasını yavaşça açtım. Güvercin yanı başımda bekliyordu. Balkon duvarına yaslanarak okumaya başladım.
“
Bugün çok farklı bir gün oldu. Hayatımda ilk defa bir kâğıt parçası üzerine bir şeyler yazmaya karar verdim. Bugün benim doğum günüm. 18 yaşıma girdim.
Bugün bir seyyah uğradı dükkânıma ve saatlerce onu izledim. Adamın yüzü çizgilerle doluydu. Çok konuşamadım. Umarım yarın bir daha uğrar, şehrimizden ayrılmadan.
Babamı kaybettiğimden bu yana çayhaneye bakıyorum, gün boyu insanlara çay götürmekten başka bir işim yok. Okumayı çok severdim, medrese eğitimim yarıda kaldı. Şimdilerde dostlarımdan aldığım kitapları okuyor ve kitapların içinde yazılı dünyayı gezebilmeyi çok istiyorum.
Yazmak ne garip işmiş. Bu yazıyı kimin okuyacağını bilmiyorum. Büyük bir ihtimalle kimseler okumayacak. Belki de bir daha hiçbir zaman yazmaya teşebbüs etmeyeceğim.
Dünyanın farklı yerlerinde farklı zamanlarda doğmuş olmayı ne kadar çok isterdim. Bahriyeli askerler uğruyorlar arada dükkânıma, uğradıkları kıyılardan bahsediyorlar. Ben niçin bir bahriyeli olamadım.
Öyle çok soru var ki aklımda hangi birine cevap arayacağımı bilmiyorum?
Bu yazı bir güvercinin ayağına bağlanacak ve kimselere ulaşmadan yok olacak…
Sultan Süleyman’ın öldüğü söyleniyor. Eğer o ölmüşse halimiz nice olur. Onun gibi ulu bir hakan bir daha gelir mi bu dünyaya?
“
Kağıdın son cümlesini okuduktan sonra kafamı kaldıramadım. Kâğıdı baştan aşağı bir daha okudum. Bir daha. Gözlerim yanlış mı görüyor?
Yıl 2009 mevsim bahar, Nisan 8, doğum günüm ve evimin balkonuna bir güvercin geliyor, tıpkı izlediğim tarihi filmlerde olduğu gibi, son günlerde okuduğum tarihi romanlarda olduğu gibi, ayağına sarılı bir kâğıt var ve ben kâğıdı açıp okuyorum. Sultan Süleyman öldü diye söyleniyor. Sultan Süleyman?
Yok, yok biri benimle oyun oynuyor.
Ya da son günlerde yaşadıklarım ve kendimi şu eve kapattığım için aklım gelip gitmeye başladı veya rüyadayım. Her neyse, bu oyunu devam ettirebilirim?
Odama geçtim ve tükenmez kalemimi elime alarak güvercinin ayağına bağlı gelen kâğıdın arkasına bir şeyler yazdım…
***
Bekledim, hava kararıncaya kadar bekledim ama gelmedi. Seyyah bir daha çayımı içmeye gelmedi. Onu bir daha göremedim. Yazdığım ilk yazıyı bir güvercinin ayağına takıp gece vakti uçuruvermiştim ve bir sonraki gün gelir çayımı içer, bu sefer seyyah ile konuşabilir diye dualar etmiştim ama olmadı. Bir defa göründü ve gitti.
Seyyahı gördükten sonra beni buraya bağlayan tüm bağlarıma kırıldım. Şu taşlık yol ve evime giden arka sokak dışında dünyanın hiçbir yerini göremedim. Kim bilir dünyanın farklı yerlerinde insanlar nasıl yaşar. Sevgi var mıdır kalplerde ya da savaş ve barış arasında gidip gelen bir düzen mi kuruludur?
“Oğlum,” diye narin bir ses duydum ardımda.
“anne,” dedim. Arkamı döndüm.
“nerede kaldın, yemek için seni bekliyoruz,” derken kız kardeşimde annemin yanında göründü, masum ve utangaç bir edayla bana bakıyordu.
“ dalmışım” dedim. “şimdi kapatıp çıkıyordum.”
Dükkânı kapatıp annemin yanına gittim ve taşlı yoldan yürüyerek eve gittik. Hiçbir şey söylemedim. Yemeğimizi yedik. Konuşmadım. “ iyi geceler,” diyerek odama gittim.
Yatağıma uzanmış seyyahı düşünüyordum, aslında gözlerimi ne zaman kapasam onun o çizgilerle kaplı yüzü gözlerimin önüne geliyordu ve hiç kaybolmuyordu. Onun yüzünde kendimi germek istiyordum. Pencerede bir tıkırtı duydum. Ayağa kalktım, gözlerimi açtım. Olamazdı.
Penceremin önünde bir güvercin vardı. Koşar adım pencereyi açtım ve güvercinin ayağına baktım. Bir kâğıt takılıydı. Kâğıdı aldım, bu benim kâğıdımdı ve arka tarafına bir şeyler yazılmıştı.
“
Kulaklarımın uğultusunu hissedebiliyor musun?
Bir hayalin ortasındayım. Evden çıkmayalı günler oldu ve kimse ile konuşmadım. Tabi okuduğum kitaplardaki kahramanların hayatlarına olan konukluğum ve onların bana söylediklerini saymazsam. Kimse anlayamazdı herhalde onlar kadar beni, bazı zamanlarda gurbet elde garip kalmış bir şiirin mısraları arasında dolaşıyorum, bazen de yüksek tepeler ardından gelmekte olan düşmana karşı savaşmak için bekliyorum.
Bir hayalin ortasında olduğumu biliyorum ama ne zaman başladığını fark edemedim. Bu güvercin nasıl olup da hangi kitabın sayfaları arasından havalanıp omzuma konmuştu? Ayağına bağlı kâğıt hangi hikâyenin başlangıcıydı.
Sultan Süleyman ölmüş…
Evet, öldü, asırlar geçti aradan ve dünya çok değişti.
Biliyor musun, bütün samimiyetimle kalbimi sana açabilmeyi ne kadar çok isterdim. Kimsenin olmadığını fark ettiğimde etrafımda bütün yaşama sevincim kayboldu. Yıllardır varımı yoğumu harcadığım yaşam tarzının bir hiçten ibaret olduğunu yeni fark ettim. Bomboş bir ömür geçmiş. Biliyor musun, bütün çocukluğum, gençliğim kaybolup gitti ve ben o günlere bir daha geri dönemeyeceğim.
Üzgünüm…
Şuna bak düş içinde şikâyet eder duruma geldim kendimi, peki kimedir şikâyetim?
Bir şeyler yazabilmek çok güzel olur, evet, ama bir okuyucu bulunabilirse. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda olmasan da benim düşlerimde var olman sana yeter mi?
“