yazar: yüksel güngör
Özgün edebiyat kuramcısı olarak bilinen Terry Eagleton’un dilimize 2005 yılında, Özge Çelik tarafından çevrilen “Kültür Yorumları” kitabı, okuyucusuna çığırtanlık yapmadan bir şeyler aktarmanın kaygısını taşıyor. Ayrıntı yayınlarından çıkan kitap çeviri konusunda biraz sıkıntı yaşıyor olsa da okunmaya değer -hatta kesinlikle okunması gereken- bir kitap. Beş bölümden oluşan kitabın ilk bölümü “Kültür Yorumları” başlığı ile başlıyor. Sırasıyla; Kültür Krizleri, Kültür Savaşları, Kültür ve Doğa, Ortak Bir Kültüre Doğru bölümleriyle devam eden kitap içerik bakımından sade bir görüntü arz ediyor. Son bölümde kültürün sıkı bir destekçisi olan T.S Eliot’un görüşlerine uzun uzun yer veren ve buna haşiyeler yazan Eagleton bunu gayet güzel başarmış. Ağır ve aslında biraz da sıkıcı bilgileri içeren ilk bölümü hızlıca geçiyoruz ve ikinci bölümle birlikte Eagleton’un derin dünyasına adım attığımızın farkına varıyoruz.
Kültür hakkında az çok bilgisi olan herkes bilir ki kültürün toplumla çok sıkı bir ilişkisi vardır. Yani her toplumun içinde yaşadığı zamanla paralel olarak farklı kültürel değerleri vardır. Örneğin yemeğe davet ettiğiniz misafiriniz yemekten geğirerek kalkarsa kendisini görgüsüz, medeniyetsiz, kültürsüz biri olarak değerlendirirsiniz. Oysa aynı olay Uzakdoğu’da bir sofrada yaşandığı zaman ev sahibinin memnuniyeti dışa vuracak kadar çoğalır. Çünkü bölgenin kültürü yemekten sonra geğirmeyi, yemeğin çok lezzetli olduğuna yoruyor.
Kültür hakkında yorum yaparken toplumun inanış ve geleneklerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Eagleton bunun farkındadır ve kitabında şöyle bir tespitte bulunur: “Bosna ya da Belfast’ta kültür sadece kasetçalarda dinlediğiniz şey değil, uğruna öldürdüğünüz şeydir.” Yargının ve insanlığın normal şartlarda asla kabullenemeyeceği öldürme eylemi, bazen kültür bile sayılabiliyor hatta yapılması kesinlikle gereken bir durum olarak kabul ediliyor. Türk toplumu aslında buna çok da uzak sayılmaz. 1900’lü yılların başında Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarını her şeyleriyle yaşayan bir toplum elbette bunu en iyi şekilde anlamasını da bilir. Nitekim dünyanın neresinde olursa olsun insan ölümlerine en çok karşı çıkan da yine bu toplumun kendisi olmuştur. Kültür böylesine işlemiş, işlemeye de devam edecektir.
Buna benzer birkaç örnekten sonra kitap sizi modern-post modern, materyalist-Marksist çekişmesine götürüyor. Yazar sıkı bir Marksist olmakla birlikte modernist bir çizgi benimsiyor. Postmodernizme karşıdır ancak bazı yerlerde postmodern düşünceyi de benimser. Fikirleri kitabına yansıtan yazar postmodernizm ve materyalizmi yenik duruma düşürür.
“Kültür, değerin, ona karşı bir kaya parçası kadar duyarsız bir toplumsal düzende korunmak için başını soktuğu yerdir.” Değerleri koruyan bir kültürden, hatta sadece kültürle korunabilen değerlerden bahsediliyor. Bu aslında kolay hazmedilecek bir cümle değildir. Çünkü Eagleton ilerleyen satırlarda tarihselcilerin ve materyalistlerin bunu “kirli elleriyle” yıkmak isteyeceğini ileri sürüyor. Öyle görünüyor ki olayın kopuş noktalarından birisi de burasıdır. Kitabın başında kültür yorumlarına değinen ve her toplumun, daha da öte her yaşam tarzının farklı bir kültürü olduğunu savunan yazar, postmodernizm ve tarihselciliğin sahip olduğu kültürü önemsememekle kalmamış, değerlerini yerle bir etmekten de çekinmemiştir. (Postmodernizm ve tarihselciliği eleştiren çok sayı da fikirsel kitap olsa da Eagleton bunlar arasında kayda değe bir yere sahiptir.) Postmodernizm, karşısında durduğu olguları yok etmek isterken aslında kültürü yok etmek istemiyor, aksine kültürü daha iyi anlamlandırdığını düşünüyor. XVI. yüzyılda tarih sahnesine çıkan modernizm, öncesinde var olan değerleri yok ederek aslında bir kültürü tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kültür, değerlerin korunmak için başını soktuğu yer ise, bu durumda postmodernitenin sığınacağı bir yerden bahsetmek sizce mümkün olabilir mi? Elbette kabul edilmesi zor bir tezdir Eagleton’un ortaya attığı.
“Yine de postmodernistlerin kültür anlayışı, acımasızca saldırdıkları evrensel kültür kavramından tamamen farklı değildir.” Evrensel bir kültürün varlığı modernizmle, küreselleşme ile mümkündür. Modernizm evlerimizin içine kadar soktuğu gözleriyle mahremiyetimizi elimizden alıyor ve sonra da evrensel bir kültürden söz ediyor. Aslında böylesi bir varsayım sanal kültürden öte bir şey değildir. Nitekim postmodernizmin kültür anlayışı evrensel kültürden farklıdır. Gelişen teknoloji, küreselleşme bizi kendi ağına istemeksek de alıyor. Böylesine küçülen dünyada savunacağımız değerleri başkasının belirlemesi felaketten başka bir şey değildir.
Modernizm önümüze bir harita koyar ve onunla yola devam etmemizi ister. Ona göre nereye gideceğimiz çok da önemli değildir. Çünkü kendi doğruları vardır ve geriye kalan her şey metadır. Modernizm bununla da kalmayıp bize alışık olmadığımız bir kültürü yaşatır. Zaten insanlık modernizme köle olduktan sonra salt birey olmaktan çıkar, satranç tahtasında herhangi bir taş olur. Hangi taş olacağı çok da önemli değildir. En zekisi vezir, geri zekâlısı şah, arada kalanlar ise diğer taşları paylaşırlar. Ve hepsinden daha zeki olan(!) Modernizm ve Marksizm de keyiflerince oyunlarını oynar. Bize de bu döngüye modernizm kültürü demek düşecekse bunu kabul etmemek en doğal hakkımız olmalı.
“Ancak keseniz doluysa yaratıcı olabilirsiniz… XVIII. Yüzyıldaki ‘uygarlık’ta olduğu gibi, XIX. Yüzyıldaki ‘kültür’den farklı olarak, burada tinsel ve maddi süreç el ele gider. Bugün yalnızca batı gerçekten empati kurabilir. Çünkü kendini bir Arjantinlinin ya da bir soğanın yerine koymaya vakti olan yalnızca batıdır.” Marshall Berman’ın üçe ayırdığı modernizm tarihinin ikinci evresi tam olarak XVIII. ve XIX. yüzyıllara denk gelir. Bu yıllar modernizm ve postmodernizmin el ele yaşadığı yıllardır. Fransız devrimiyle başlayan bu süreç XX. yüzyılla son bulur ve bundan sonra artık modernizmin hüküm sürdüğü ve süreceği çağ olan modernizm tarihinin üçüncü evresi başlar. “Ancak keseniz doluysa yaratıcı olabilirsiniz” diyen yazar öyle görünüyor ki Fransız ihtilaliyle başlayan ikinci devri iyi hazmetmiştir. Fransız İhtilali dünyada birçok şeyin dönüm noktası olmuştur. İlk defa aç insanlar köle olmaktan bıktığını isyanlarıyla dile getirmiş ve kısmen de olsa muzaffer olduklarını düşünmüşlerdir. Aradan geçen yüzlerce yıl bir şeyleri değiştirmemiş olmalı ki Eagleton: “Ancak keseniz doluysa yaratıcı olabilirsiniz” demiş. İlginçtir ki Fransız İhtilalini gerçekleştiren bu insanlar üretmekten ziyade karınlarını doyurmanın, özgürlüklerine kavuşmanın derdinde olmaktan ötürü bir soğan veya bir Arjantinli olarak empati kuramamışlar. Ama iddia ederim ki, bu insanlar aristokrat olmanın hayalini kurmuş ve her gün Fransız İhtilali’ni yeniden gerçekleştirmiştir. O halde empati kurmanın bir kültüründen bahsedecek olursak, köleler de aç karına empati kurar diyebilmeliyiz. Fakat bir soğanın yerine koymaz kendini. Nasıl ki aristokrat biri kalkıp kendini aristokrat bir bireyin yerine koymuyorsa bu da onun gibidir.
Son olarak beşinci bölümün başındaki paragraftan bir demet sunmak istiyorum:
“Uygarlık olarak kültür ile dayanışma olarak kültürün genellikle can düşmanları olduğuna değinmiştik… Eliot bir yüksek kültür uzmanı olmasının yanı sıra popüler bir yaşam tarzı olarak kültürün de destekçilerindendir. Postmodern kuram ne düşünürse düşünsün, bu durumlar arasında mantıksal bir çelişki yoktur.” Son bölüme böylesi bir paragrafla başlamış olmak aslında yazarı maça yenik başlatmak gibi bir şeydir. Eagleton buna postmodernistlerin karşı çıkacağını bildiği halde kulaklarını tıkamış ve siz ne derseniz deyin gerçek benim dediğim ve benim gibi düşünenlerin dediği gibidir. Modernitenin kulak tıkaması bunun gibi bir şeydir.
Eagleton Marksizm ve modernizmin ışığında postmoderniteyi yerle bir etmeye devam eder. Aslında modernite tabii olarak bir batı kültürüdür, doğu bunu hazmedemedi ve hazmedemeyecek de. Bunun bilincinde olmak Eagleton’a karşı çıkışın göstergesidir.
Kültürel çalışmalarını geleneksel edebiyat teorileriyle birleştiren Eagleton’un bu kitabı kesinlikle okunmalı. Çünkü karşında duruyorsak bile durduğumuz alanı çevreleyen surların nerelerden ibaret olduğunuz bilmemiz gerekir. Kuru kalabalığa pabuç bırakmayacak derecede ağır başlılıkla kaleme aldığı bu kitap öyle görünüyor ki ses getirmeye devam edecek. Kitabı bitirince kitabın neden Edward Said’a adandığını bir kez daha düşünmeyi de unutmayın.
ayraç dergisi ağustos ikibin dokuz