edebiyat
şiir
öykü
deneme
eleştiri
mektup
günlük
alıntı

düşünce
felsefe
yorum

sanat
tiyatro
sinema
müzik

karalama defteri
kitap tanıtım
GiRDAP

yazar: emre dinç

<< Tekilliğimin yeni bir gündönümü. Çoğalmaya olan ihtiyacım her zamankinden çok daha fazla. Sırtımı dayayacağım ne kaldı bilemiyorum. Çöküntüler devam ediyor. Saçlarımda beyazlar yerini almaya başladı. Uyumak için avans olsun diyerek balkonun kapısına hafif aralık veriyor, aşırı yorgunluğumu yanıma alıyorum...

Tuhaf takırtılar duydum. Atağa kalkmış bir rüzgâr balkonun kapısını geri itti. Bir ses geldi. O an büyük bir korkuyla yorgana sarıldım. "aman Allah'ım!" dedim kendi kendime, çünkü başka hiç kimsem yoktu. Korktum ve söylendim. Karşıdaki aynada aksimi gördüm, bütün söylediklerim bağırarak yüzüme çarptı. Korkum giderek çoğaldı ve gözlerimi kapadım.
Sıyrılamadığım bir rüzgâr sabaha kadar içini döktü. Kapılarla beraber bütün çözümleri yüzüme çarptı. "gitme(k)"nin bütün muhtevasını anlattı. Bazen çok sert bazen usulca... Söylediklerine kulak kesildim. Ne varsa içimde, hepsini biliyordu. "bu fırtına, boşuna değil!" diye ünlendi sonunda... Ayna korkusundan yere düştü, kırıldı. Hem de çok. Bir daha toparlayamadı kendini. Korkularım beni kenara itti. Ellerim buz kesti, canım çekildi ayaklarımdan. Aniden soğuk toprağın koynuna sokuldum. Toprağa tutunmasam, yok olacaktım...

Cam kırıkları, sokak lambasından gelen ışıkların etkisiyle duvarda tuhaf çizgiler oluşturuyor, kâbuslarımdaki silueti duvara resmediyordu. Sesi ve korkuları kesilmiş, bedeninden soyulmuş, ortada kalmıştım. Tedirgin ve çıplak. Tutunacak hiç bir “nesne” yoktu.

Sorular peş peşe zihnime sıralanıyor, bir kitapta gördüğüm işaretlerle dolu sayfa zihnimi kilitliyordu. Noktalama işaretleri… ünlem işareti… soru işareti... Üç nokta... Üç noktaların boşluğuna bıraktım kendimi. Soruları çıkardım aklımdan. Büyüyen korkularıma inat derin nefesler aldım. Canhıraş bir iç çekişle "Allah!" dedim. Dedim ve odadan dışarı çıktım. Geçmişim ardımda kaldı. Gün ışıyana dek yürüdüm. İlk kez bu kadar güçlü ve bu kadar çaresiz olabileceğini hissettim insanın… sığınacak bir iz aradım sokaklarda. Gözlerim binaların altında kaldı. Gün ışıdı. Kalabalık caddelerde yürüdüm. Canhıraş soluğum tükendi. Yeniden soluklanabilmek için geri döndüm. Gün bitti, sarmal devam ediyor… >>


Günlüğün dikkat çeken sayfalardan biri buydu. Bir şeyler yapmalıydım. İnsan, nasıl bu kadar savunmasız olabilir; Hangi kuyunun içinde bu kadar çırpınırdı? Bitmeyen bir tekerleme gibi durmadan başa mı dönerdi savrulmaları? Her seferinde aynı duyguları yeniden ve iliklerine kadar hissetmek nasıl bir şeydi? Bu girdabın içinden nasıl çıkılırdı?

Bu soruların altında kalmaktan korktuğum için kendisini aradım. "yüz yüze konuşabilir miyiz?" dedim. "mümkün" dedi tedirgin bir ses tonuyla. "bu akşam uygun mu?" dedim ve Süleymaniye'de buluşmak üzere sözleştik.

Buluşma saatine kadar yazılanları iki kez okudum. Tuhaf cümlelerle karşılaştım, ilginç tasvirler gördüm. Bu hikâyenin nereye sürükleneceğini kestiremiyordum. Uzun zamandır yaşamadığım bir heyecanla yeniden buluştuğumu fark ettim...

Yazılanlar arasında fark etmeden altını çizdiğim ifadeler oldu. Günlükteki yazıların hepsi aynı özenle yazılmamış pek tabi... Daha basit cümleler ve olayları tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğu günlerde olmuş. Yaşadıklarını betimsiz, çırılçıplak ortaya koyduğu günler. Yaşanılan ölümler… kalanlar… gidenler… avucunun içinde tutamadıkları… fotoğraflar… hatıralar… rüyalar… uykusuz geceler… şarkılar… şiirler… bazen çok süslü tasvirler, bazen çok düz anlatımlar… morarmış düşler… bileklerindeki enjektör izleri… sayfalardaki tuhaf çizgiler… günlüğün sahibi gibi savrulup duruyordu zihnim. İçinden çıkamadığım bir hikâyeye sürüklendiğimi hissetmeye başlamıştım. İçimdeki heyecan yerini endişeye terk etti…

***


Süleymaniye camii'nde akşam ezanı okunurken uzun zamandır secdeye gitmeyen ruhumu biraz ferahlatmak istedim. Abdest alıp, cemaate yetiştim. Yazıyla başlayan iç sıkıntılarım birden kayboldu. Namaz çıkışında beni caminin karşısındaki kuru fasulyecide beklediğini gördüm. Yanına gittim. Oturup uzun uzadıya yazılarla ilgili konuştuk. İçimdeki ferahlığa biraz gölge düştü. Yine de "bir şeyler yapılabilir" hissiyatına kapılıp, var gücümle bir şeyler anlatmaya çalıştım. "bir yerden başlamayla" ilgili konuşmaya başlamıştık. Adeta çırpınıyordum. Yüzüme bakıp bakıp gülüyordu; ben umudun ölmediğini… hâlâ canlı ve diri olduğunu… başka şeylerde düşlenebileceğini… ennihaye bu hayatın bir son olmadığını… bütün güzelliklerin burada olmayacağını… acının hep var olacağını ve benzeri birçok şeyi söylemeye çalışırken…

Konuşmalarımız arasında bir takım notlar alıyordu. Ne yazdığını göremiyordum. Kullandığı kâğıtlar, sarı teksir kâğıtlarıydı. Sekreterliğinin içinde sağ tarafında boş olan, sol tarafında yazılı olan kâğıtlar duruyordu. Bir ara şiir gibi kısa bir şey yazdı. Kısa olduğu görünüyordu sadece. Sağ tarafa yaslı yazmıştı. Çekingen davranıp soramadım ne yazdığını… Sonra not yazdığı kâğıdı özenle üçe katlayarak, çantasından çıkardığı gri renkte, dikdörtgen şeklindeki bir zarfa koydu. Zarfın üzerine yazdığı notu okuyabildim. Endişelerimin yersiz olmadığını anladım. Konuşmaya devam ediyorduk. Bütün sorularıma kısa cevaplar verip, bir yerlere yetişecek gibi aceleyle cümleler kuruyordu. Bir felaketten haber almışçasına hüzünlü ve tedirgindi...

Hava karardığı ve saat hayli ilerlediği için ayrılmalıydık. Öncelikle onu evine gidebileceği en uygun yere bırakmam gerekiyordu. Gidene kadar birçok konu hakkında konuştuk. Okuduğu kitaplar... Dinlediği şarkılar... Büyüdüğü sokaklar... Bakırköy'e kadar birlikte gitmiştik. Aklımda ciddi soru işaretleri oluşuyordu. Aşk denilen duygunun içinde gezinmek istemiyordum. Bu isteksizlik için geçerli birçok sebebim vardı. Yaşanan bütün aşkların felaketle sonuçlandığını iyi biliyordum çünkü. Kendimi bu felaketten korumalıydım. Bunun için direnmeliydim…

"artık ayrılmalıyız!" dedi ve elime o zarfı tutuşturdu. Üzerinde "girdap" yazıyordu. Ayrıldık. Ne yapacağını şaşırmış halde geriye dönerek, boşluğa düşmüş insanın alışkan adımlarıyla durağa doğru yürüdüm... Elimde bir zarf, üzerinde beni korkulu hülyalara sürükleyen bir başlık... "cesaret" deyip açtım zarfı. İçimde fırtınalar kopuyordu. Sendeledim. Yol kenarında bulunan bir ağaca tutundum. Kâğıda yazılı notlar, zihnimde yüksek seslerle uçuşuyordu...

"her gördüğüm rüyanın kâbustan başka bir şey
olmadığını bilemeyeceksin.
çaresiz ve savunmasızım.
uzakta...
uzağın çok uzak olduğu bir uzakta olmak istiyorum.
karışmadan kimseye ve kışkırtmadan hiçbir kalbi…
üzgünüm ama gitmeliyim...”







giriş


şifremi unuttum
üye ol

yazarlar
Ahmet cora
cahit şener
baha
emre dinç
arzu bıçakçı
  bütün yazarlar ...

başka alemler
sair zamanlar
selçuk küpçük
ten kafesi
alıntılar defteri
cemaat
dünya bizim